Siyah-Beyaz Kodlara Renk Vermek: 1992’den Yapay Zekâ Çağına Bir Robot Simülatörü Hikâyesi
Yapay zekâ, eski kodları sadece yeniden çalıştırmıyor; onlara yeniden renk veriyor.
Lorel & Hardy’nin siyah-beyaz filmlerinin renklendirilmiş hâllerini izlediğinizde insanın içinde garip bir duygu oluşur. Film aynıdır. Oyuncular aynıdır. Hikâye aynıdır.
Ama bugünün teknolojisi, o eski karelere sanki yeniden hayat verir. Geçmiş silinmez; tam tersine, daha görünür, daha anlaşılır ve daha canlı hâle gelir.
Geçtiğimiz günlerde ben de buna benzer bir duyguyu, yıllar önce yazdığım eski bir kodun karşısında yaşadım.
Bugün sizleri yeniden keşfettiğim 1992 yılına götürmek istiyorum.
O yıllarda Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde 4. sınıf öğrencisiydim. İdealist bir yazılımcı adayı olarak, bulabildiğim sınırlı kaynaklarla bir robot simülatörü yazmaya çalışıyordum. Mezuniyet projemin konusu, o dönem için oldukça iddialıydı: Off-Line Robot Programming, yani gerçek robota ihtiyaç duymadan robot hareketlerini bilgisayar ortamında modellemek ve simüle etmek.
Projemin başlığı şuydu:
Graphical Programming Tools for Off-Line Robot Programming

Bugün kulağa sıradan gelebilir. Fakat 1992 yılından bahsediyoruz. Intel 286 işlemcili bilgisayarlar, MS-DOS işletim sistemi, Turbo C ortamı, sınırlı grafik kütüphaneleri… GPU yok, internet yok, YouTube yok, GitHub yok, Stack Overflow yok. Bugün bir öğrencinin birkaç saniyede ulaşabildiği bilgiye, biz o yıllarda kitaplardan, notlardan, deneme yanılmadan ve hocalarımızla yaptığımız uzun tartışmalardan ulaşmaya çalışıyorduk.
O dönemde hocam olan, daha sonra ortağım ve bana göre dünyayı kökünden değiştirebilecek projelerde yol arkadaşım hâline gelen Doç. Dr. Seyit Güler hocamla birlikte çok düşündük. Robot simülatörü üzerine başlayan bu ortak düşünme alışkanlığı, yıllar sonra bizi başka idealist projelere de taşıdı. Tabii her idealist proje gibi, bazıları zamanının çok ilerisinde kaldı. Bunlardan biri de yaklaşık 8 yıllık emeğin sonunda db4Mobile adıyla tarihin paslı sayfalarına gömülen girişimimizdi. db4Mobile ile amacımız; kod yazmadan, PC, mobil cihazlar — o dönemin MS Windows Mobile, Symbian, Linux, Palm gibi platformları — ve Linux üzerinde çalışan, no-code ve no-database mantığında bir in-memory platform geliştirmekti. Bugün kulağa doğal gelen bu fikir, o yıllarda birçok kişiye fazlasıyla “uçuk” geliyordu. “Memory’de database mi olur?” diye çokça dalga geçildiğini hatırlıyorum. Fakat yıllar sonra büyük teknoloji şirketleri aynı yaklaşımı ürünleştirmeye başlayınca, dün sorgulanan fikirler bir anda sorgusuz sualsiz kabul görmeye başladı. Demek ki bazı projeler başarısız olduğu için değil, zamanından erken doğduğu için tarihin paslı sayfalarına gömülüyor! belki bu konuyu farklı bir yazıda yazabilirim.
Konumuza geri dönersek: Bir robot kolunu en optimum kodla nasıl modelleriz? Solid modellemeyi nasıl yaparız? Robotun eklemlerini ve bağlantılarını matematiksel olarak nasıl temsil ederiz? Bu iş için nasıl kütüphaneler oluştururuz?
Ben o yıllarda 4. sınıf öğrencisiydim. Projeme 1992 yılının Eylül ayında başladım, 1993 yılının Şubat ayında teslim ettim. O günün Intel 286 şartlarında proje fena değildi. Robot kolunu üç farklı düzlemde gösterebilen, wire-frame mantığında çalışan bir simülasyon ortaya çıkmıştı. Solid modelleme tarafını ise tam istediğimiz seviyede çalıştıramamıştık. Çünkü hem donanım hem de yazılım kaynakları bugüne kıyasla gerçekten çok sınırlıydı. Ama işin güzel tarafı şuydu: O proje sadece bir mezuniyet tezi değildi. Matematiğin, yazılımın, robotik düşüncenin ve grafik modellemenin aynı masada buluştuğu ilk ciddi üretim deneyimlerimden biriydi.
Yıllar sonra eski dosya klasörlerimi karıştırırken bu çalışmanın kaynak kodlarını buldum. Turbo C ile yazılmış, PC ve MS-DOS işletim sistemine özgü, bugünün modern sistemlerinde doğrudan çalışması beklenmeyecek eski bir uygulamadan bahsediyoruz. Normal şartlarda böyle bir kodu yeniden ayağa kaldırmak için ciddi bir emek gerekir: eski grafik fonksiyonlarını anlamak, BGI(Bilgen Graphics Library) çağrılarını modern sistemlere taşımak, klavye girişlerini yeniden yorumlamak, derleme hatalarını çözmek, hafıza kullanımındaki riskleri ayıklamak…
Ben de merakla yapay zekâ araçlarına şu görevi verdim: “Bu eski Turbo C kodunu Apple Mac üzerinde yeniden derlenebilir hale getir.”
Ve gerçekten etkileyici bir sonuçla karşılaştım.
Yapay zekâ, kodu dakikalar içinde analiz etti. Eski DOS/BGI grafik çağrılarını modern macOS ortamında çalışabilecek şekilde yeniden ele aldı. Algoritmik mantığı korudu, fakat işletim sistemi bağımlı parçaları güncelledi. Ortaya çıkan yeni yapıda eski kodun ruhu korunurken, modern sistemlerde çalışabilen yeni bir uyumluluk katmanı oluşturuldu. Nitekim bu yeniden ele alınan ARM8 çalışması, üç ortografik görünümde çalışan, üç bağlantılı bir robot kolunu; iki döner eklem ve bir prizmatik bilek yapısıyla yeniden çalıştırılabilir hâle getiriyor.
Daha da önemlisi, yapay zekâ sadece kodu çalıştırmadı. Eski kodun içinde modern sistemlerde sorun çıkarabilecek bazı noktaları da fark etti. Örneğin matris işlemlerinde bellek taşmasına yol açabilecek riskli bir bölümün düzeltilmesi gerektiği tespit edildi. Bu benim için önemliydi; çünkü yapay zekânın sadece “kod yazan” değil, aynı zamanda eski yazılım mirasını okuyabilen, yorumlayabilen ve yeniden yaşatabilen bir teknik yol arkadaşı hâline geldiğini gösteriyordu.
Bugün aynı robot simülatörünü sadece eski wire-frame görünümüyle değil, modern 3D kamera, solid body rendering, silindirler ve kürelerle temsil etmek de mümkün hâle geldi. ARM3D adı verilen yeni companion çalışma, aynı robot mantığını modern 3D sahneye taşıyor; aynı eklemler, aynı hareket prensibi, fakat artık serbest kamera ve daha anlaşılır bir görselleştirme ile.
İşte burada benim için çok güçlü bir metafor ortaya çıktı:
Yapay zekâ, eski kodları sadece yeniden çalıştırmıyor; onlara yeniden renk veriyor.
Tıpkı Lorel & Hardy’nin siyah-beyaz filmlerinin renklendirilmesi gibi.
O eski kodlar, kendi döneminin zekâsını, emeğini, sınırlarını ve hayallerini taşıyor. Onları bugünün teknolojisiyle yeniden ele almak, geçmişi silmek değil; aksine geçmişteki emeğe yeni bir bağlam kazandırmak demek.
1992’de bir öğrencinin Turbo C ile yazdığı robot simülatörü, 2026’da Apple Mac üzerinde yeniden çalışabiliyorsa, bu bize sadece teknolojinin ilerlediğini göstermez. Aynı zamanda şunu da gösterir:
İyi düşünülmüş bir algoritma eskimez. Doğru kurulmuş bir matematiksel model zamanın dışına taşar. Emek verilmiş bir kod, uygun araçlarla yeniden doğabilir.
Bugün genç yazılımcılara sık sık şunu söylemek istiyorum: Kod yazmak sadece bir programlama dili bilmek değildir. Kod yazmak, bir problemi modelleyebilme becerisidir.
1992’de elimizde internet yoktu, hazır örnekler yoktu, yapay zekâ yoktu. Ama problem vardı. Merak vardı. Matematik vardı. Sabır vardı. Deneme yanılma vardı.
Bugün ise gençlerin elinde çok daha güçlü araçlar var. Yapay zekâ, geçmişte günlerce uğraşacağımız işleri dakikalar içinde hızlandırabiliyor. Ancak kritik nokta şu: Eğer temeliniz sağlam değilse, yapay zekâ size sadece hızlı cevaplar verir. Ama temeliniz sağlamsa, yapay zekâ sizin düşüncenizi büyüten bir kaldıraç hâline gelir.
Benim eski mezuniyet projemin yeniden çalışması, bana şunu hatırlattı:
Bir kod dosyası bazen sadece kod dosyası değildir. Bir dönemin hayallerini, sabrını ve öğrenme arzusunu taşır.
Bugün o eski Turbo C satırlarına baktığımda sadece bir robot kolu görmüyorum. 4. sınıfta, sınırlı kaynaklarla bir şeyler üretmeye çalışan genç bir öğrencinin heyecanını görüyorum. Hocasıyla birlikte “bunu daha iyi nasıl yaparız?” diye düşünen bir zihniyeti görüyorum. Ve bugün yapay zekâ sayesinde o emeğin yeniden çalıştığını görmek, benim için sadece teknik bir başarı değil; aynı zamanda duygusal bir zaman yolculuğu.
Belki de yapay zekâ çağında en büyük fırsatlardan biri budur:
Geçmişte ürettiğimiz fikirleri, kodları, projeleri ve hayalleri yeniden ele almak. Onları bugünün araçlarıyla yeniden yorumlamak. Siyah-beyaz kalmış teknoloji hatıralarımıza yeniden renk vermek. Çünkü bazen eski bir klasörde bulunan bir C dosyası, sadece geçmişi değil; geleceği de anlatır.
Ve bazen, 1992’de yazılmış bir robot simülatörü, bize 2026’nın yapay zekâ çağında hâlâ şunu fısıldar:
İyi fikirler eskimez. Sadece yeniden keşfedilmeyi bekler.




